pencerenize karartın vururdu ben sokakta dururdum

o cumbalı evinizin balkonundan bakardın

uykusuz geçerdi gecelerim gurur yapar sana diyemezdim

ben ekmek aş yiyemezdim ey yar yiyemezdim

Comments

Suat Zobu Yazı etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
Suat Zobu Yazı etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

31 Mayıs 2021

Konuş Konuş!

- Hiç yorum yok


 

Sen bilmezsin.

 

Konuş konuş, bozuk Türkçenle istediğin kadar ahkam kes.

 

Nereden bileceksin ki cumhuriyetin 7 büyük savaştan sonra ne zorluklarla kurulduğunu! Sen 100 yıl öncesini görmedin, duymadın, yaşamadın, araştırmadın ki bilesin. Belli ki yakın akrabaların da yaşamadıkları için sana anlatmamışlar.

Senin deden Yemen çöllerinde savaşmadığı için bilemezsin. Sarıkamış’ın Allahuekber Dağları’nda bir gecede donarak şehit olan 90 bin Mehmetçikten biri olmadığı için haberin bile olmamıştır.

12 yıl o cepheden o cepheye savaştıktan sonra ordu dağıldığı için Kars’tan Çorum’a 3 ayda yürüyerek ancak gelen, açlıktan ağaç kabuğunu, çarığını yiyen, deden olmadığından bilemezsin. Hele o deden yeminini bozmamak adına yaşadığı 110 yıl boyunca, 1983 yılına kadar, yufka ekmeğin kırıntılarından başka tüm ekmek asla yemediyse hiç bilemezsin (Benim Dedem). Askerlik yapmaktan fırsat bulamadığı için çobanlıktan başka herhangi bir meslek edinemeyen bir deden olmadıysa nereden bileceksin. Köylerde çoban, şehirlerde ancak hamal olabilen dedelerden bahsediyorum uyuma!

Sen Kars’ın Ardahan’ın, Sarıkamış’ın, Artvin’in 40 yıl düşman işgalinde kaldığını nereden bileceksin.

Senin sülalen köyündeki samanlığa, camiye doldurulup yakılmadığı için umurunda olmaz elbet. Üzerine gaz dökülerek ateşe verilmiş 5-6 mandanın da içeriye salınarak yakılan camiyle samanlıklarda hunharca öldürülmemişlerse nereden bileceksin. Hamile kadınların karnını yararak kız mı oğlan mı diye iddiaya giren kudurmuş köpekler köyünü basmamışsa nereden bileceksin.

Belli ki Yunan’ın Polatlı’ya kadar, İtalyanların Antalya Konya, Muğla, Denizli, Isparta, Burdur’a kadar geldiğini çabuk unutanlardansın. Sevr’i bilirsin ama işine gelmez.

İngiliz’in Samsun’dan Merzifon’a kadar, Rusların Erzincan’a kadar geldiğini hiç duydun mu? İstanbul’dan Rize’ye kadar Pontus Devleti kurulmak üzere olduğunu! İstanbul’un işgal edildiğini, yedi düvel toplarının padişahın sarayına dönük bekletildiğini nereden bileceksin.

 

Adana, Mersin, Antep, Maraş, Urfa’nın kimler tarafından işgal edildiğini belki hiç duymadın. Urfa’ya neden “Şanlı”, Antep’e neden “Gazi”, Maraş’a neden “Kahraman” dendiğini nereden bileceksin. Allah bilir ya Sütçü İmam’ı bile duymadın. “Ben işgal altındaki bir şehirde Cuma namazı kıldırmam” deyip kazmasını, küreğini, orağını, dirgenini kapıp hücuma kalkan halkın önüne düşerek şehri kurtaran Sütçü İmam’ı duymuş olsan da işine gelmez. Onun "Her kim ki Mustafa Kemâl Paşa ve Kuvâ-yi Millîye aleyhinde fetva verip düşmanlık yapar, bilin ki onların damarlarında kâfir kanı akar." dediğinden haberin bile yoktur.

 

Kara Fatma’yı, Nene Hatun’u nereden bileceksin. Kağnısında mermi taşırken ıslanmasın diye örtüyü çocuğuna değil de mermilerin üzerine örtüp sırtında çocuğu donarak ölen Hatice Bacıyı!

 

Antepli Şahin’i bilir misin Antepli Şahin’i. Düşman kumandanına şu mektubu gönderen Şahin Bey’i,

 

” Kirli ayaklarınızın bastığı şu toprakların her zerresinde bir damla Türk kanı karışıktır. Her bucağında bir atanın mezarı vardır. Adı belli olmayan zamanlardan beri Türkler bu topraklarda yaşamaktadır. Türk bu topraklara, bu topraklarda Türk’e ısındı, kaynadı. Sade siz değil, bütün dünya bir araya gelse, bizi bu topraklardan ayıramaz. Sonra sen hiç ömründe Türk, esir yaşamaz diye duymadın mı? Namus ve hürriyet için ölüme atılmak ise bize, Ağustos ayı sıcağında soğuk su içmekten daha tatlı gelir. Sizler canı kıymetli insanlarsınız. Çatmayınız bize. Bir an evvel topraklarımızdan savuşup gidiniz. Yoksa kıyarız canınıza”

 

“Benim cesedimi çiğnemeden Antep’e giremezsiniz” diyerek Elmalı Köprüsünde kurşunu bitince süngüyle düşmana hücum eden, düşman kurşunlarıyla, düşman süngüleriyle delik deşik edilerek şehit edilen Şahin Bey’i!

 

Ben Antepliyim, Şahin’im ağam.

Mavzer omzuma yük.

Ben yumruklarımla dövüşeceğim.

Yumruklarım memleket kadar büyük.

 

Şehit Kamil’i hiç duymuşluğun var mıdır? Peki ya Molla Karayılan’ı.

Bilsen de umurunda olmazdı zaten.

 

Birinci Dünya Savaşı’na niçin girdiğimizi bugün bile bilmiyoruz. Ama kardeşlerini bu savaşa kurban veren, Avşar kadını biliyor ve parmağını Alaman’a uzatıyor:

 

Mektup saldım da varmadı,

Tel vurdum aynı gelmedi,

Alamanya harbeylesin,

Gayri kardaşım kalmadı.

 

O kardaşlardan biri senin deden olmadığı için bilmezsin elbet.

 

O zamanlar vatandaşlarımız olan Rumların, Yahudilerin, Ermenilerin, Arapların askere alınmayıp savaşa gönderilmediğini bilmezsin. Bütün savaşlara Türklerin gönderilmesi nedeniyle erkek nüfus kalmadığını nereden bileceksin. 15’lileri duymuşluğun var mıdır? 15’liler tam 15 yaşındaymış biliyor musun? (1900 Yılında doğanlar)

Sen bilmezsin elbet.

Biliyor musun, imamlar askerlikten muafmış. İmam yardımcısı yani müezzinler de öyle.

Konuş konuş.

 

Meşhur meseldir;

 

Nazım Hikmet’in Bursa Cezaevi’nde tutsaklık günleri.

Koğuş arkadaşlarını okumaya yazmaya yönlendiren Nazım, aynı zamanda cezaevi yönetimine de yardım etmektedir. Cezaevi denetimine Adalet Bakanlığı’ndan bir müfettiş gelir. Birkaç gün denetim yaptıktan sonra müdüre: "Nazım da buradaymış, çağır da görelim nasıl biridir?" der. Nazım’ı odaya getirirler. Müdür koltuğuna iyice kurulan müfettiş Nazım’ı tepeden tırnağa süzer ve:

"Demek Nazım sizsiniz." der. Nazım’a oturması için yer göstermez. Kısa bir konuşma sonrası, "Gidebilirsiniz." der.

Nazım tam kapıdan çıkarken durur ve müfettişe:

"Ömer Hayyam adını duydunuz mu?" diye sorar.

Müfettiş hemen atılır: "Kim duymaz Hayyam’ı."

Nazım: ’’Hayyam zamanında, İran hükümdarı kimdi?" diye sorar. Müfettiş şaşırır. Nazım konuşmasını sürdürür;

"Görüyorsunuz sanatçıyı anımsadınız ama hükümdarı anımsamadınız. Yıllar sonra beni dünya anımsayacak ama dönemin Adalet Bakanı’nı ve sizi kimse anımsamayacak." der çıkar. Müfettiş Nazım’ı geri çağırır fakat Nazım koğuşunun yolunu çoktan tutmuştur.

 

Konuş konuş. Seni ileride, belki 50 yıl sonra kim anımsar ki!!

 

-----------------------------------------------------------

ve Nazım’dan

 

***

Karayılan Hikayesi

 

Yıl 1918-1919

Ve

Karayılan Hikayesi

 

Ateşi ve ihaneti gördük

ve yanan gözlerimizle durduk

bu dünyanın üzerinde.

İstanbul 918 Teşrinlerinde,

İzmir 919 Mayıs’ında

ve Manisa, Menemen, Aydın, Akhisar;

Mayıs ortalarından

Haziran ortalarına kadar

yani tütün kırma mevsimi,

yani, arpalar biçilip

buğdaya başlanırken

yuvarlandılar.

 

Adana,

Antep,

Urfa,

Maraş:

düşmüş dövüşüyordu…

 

Ateşi ve ihaneti gördük,

Ve kanlı bankerler pazarında

Memleketi Alman’a satanlar,

Yan gelip ölülerin üzerinde yatanlar

düştüler can kaygusuna

ve kurtarmak için başlarını halkın gazabından

karanlığa karışarak basıp gittiler.

Yaralıydı, yorgundu, fakirdi millet,

en azılı düvellerle dövüşüyordu fakat,

dövüşüyordu, köle olmamak için iki kat,

iki kat soyulmamak için.

 

Ateşi ve ihaneti gördük,

Murat nehri, Canik dağları ve Fırat,

Yeşilırmak, Kızılırmak,

Gültepe, Tilbeşar ovası,

gördü uzun dişli İngiliz’i.

Ve Aksu’yla Köpsu,

Karagöl’le Söğüt gölü

ve gümüş basamaklı türbesinde yatan

büyük, aşık ölü,

şapkası horoz tüylü İtalyan’ı gördü.

Ve Çukurova,

kıyasıya düzlük,

uçurumlar, yamaçlar, dağlar kıyasıya

ve Seyhan ve Ceyhan

ve kara gözlü Yürük kızı,

gördü mavi üniformalı Fransız’ı.

Ve devam ettik ateşi ve ihaneti görmekte.

Eşraf ve ayan ve mütehayyizanın çoğu

ve ağalar:

Bağdasar ağadan

Kellesi Büyük Mehmet Ağaya kadar,

düşmanla birlik oldular.

Ve inekleri, koyunları, keçileri sürüp, götürüp,

gelinlerin ırzına geçip,

çocukları öldürüp

ve istiklali yakıp yıktıkça düşman,

dağa çıktı mavzerini, nacağını, çiftesini kapan

ve çığ gibi çoğaldı çeteler

ve köylülerden paşalar görüldü,

kara donlu köylülerden.

Ve bizim tarafa geçenler oldu

Tunuslu ve Hindli kölelerden.

Ve Türkistanlı Hacı Ahmet,

Kısık gözleri,

seyrek sakalı,

hafif makineli tüfeğiyle

dağlarda bir başına dolaştı.

Ve sabahleyin ve öğle sıcağında ve akşam üstü

Ve ayışığında ve yıldız alacasında geceleyin,

ne zaman sıkışsa bizimkiler,

peyda oluverdi, yerden biter gibi o

ve ateş etti

ve düşmanı dağıttı

ve kayboldu dağlarda yine.

 

Ateşi ve ihaneti gördük,

Dayandık,

dayandık her yanda,

dayandık İzmir’de Aydın’da,

Adana’da dayandık,

dayandık Urfa’da, Maraş’ta, Antep’te.

 

Antep’liler silahşor olur,

uçan turnayı gözünden

kaçan tavşanı art ayağından vururlar

ve Arap kısrağının üstünde

taze yeşil selvi gibi ince uzun dururlar.

Antep sıcak,

Antep çetin yerdir.

 

Antep’liler silahşor olur,

Antep’liler yiğit kişilerdir.

Karayılan

Karayılan olmazdan önce

Antep köylüklerinde ırgattı,

Belki rahatsızdı, belki rahattı,

bunu düşünmeye vakit bırakmıyordular,

yaşıyordu bir tarla sıçanı gibi

ve korkaktı bir tarla sıçanı kadar.

Yiğitlik atla, silahla olur,

Onun atı, silahı, toprağı yoktu.

Boynu yine böyle çöp gibi ince

Ve böyle kocaman kafalıydı

Karayılan

Karayılan olmazdan önce.

Düşman Antep’e girince

Antepliler onu

Korkusunu saklayan

Bir fıstık ağacından

alıp indirdiler.

Altına bir at çekip

eline bir mavzer

verdiler.

Antep çetin yerdir.

Kırmızı kayalarda

Yeşil kertenkeleler.

Sıcak bulutlar dolaşır havada

İleri geri.

 

Düşman tutmuştu tepeleri,

düşmanın topu vardı.

Antepliler düz ovada

Sıkışmışlardı

Düşman şarapnel döküyordu,

toprağı kökünden söküyordu.

Düşman tutmuştu tepeleri.

Akan: Antep’in kanıydı.

Düz ovada bir gül fidanıydı

Karayılan’ın

Karayılan olmazdan önceki siperi..

Bu fidan öyle küçük,

Korkusu ve kafası öyle büyüktü ki onun,

namluya tek fişek sürmeden

yatıyordu yüzükoyun.

 

Antep sıcak,

Antep çetin yerdir.

Antep’liler silahşor olur.

Antepliler yiğit kişilerdir.

Fakat düşmanın topu vardı.

Ve ne çare, kader

düz ovayı Antepliler

düşmana bırakacaklardı.

“Karayılan” olmazdan önce

umrunda değildi Karayılan’ın

kıyamete dek düşmana verseler Antep’i

Çünkü onu düşünmeğe alıştırmadılar.

Yaşadı toprakta bir tarla sıçanı gibi,

korkaktı da bir tarla sıçanı kadar.

Siperi bir gül fidanıydı onun,

gül fidanı dibinde yatıyordu ki yüzü koyun

ak bir taşın ardından

kara bir yılan

çıkardı kafasını.

 

Derisi ışıl ışıl,

gözleri ateşten al,

dili çataldı.

Birden bir kurşun gelip

kafasını aldı.

Hayvan devrildi kaldı.

 

Karayılan

Karayılan olmazdan önce

kara yılanın encamını görünce

haykırdı avaz avaz

ömrünün ilk düşüncesini:

“İbret al deli gönlüm,

demir sandıkta saklansan bulur seni,

ak taş ardında kara yılanı bulan ölüm.”

 

Ve bir tarla sıçanı gibi yaşayıp

Bir tarla sıçanı kadar korkak olan,

fırlayıp atlayınca ileri

bir dehşet aldı Anteplileri,

seğirttiler peşince,

Düşmanı tepelerde yediler.

Ve bir tarla sıçanı gibi yaşayıp

Bir tarla sıçanı kadar korkak olana:

KARAYILAN dediler.

 

“Karayılan der ki: Harbe oturak,

Kilis yollarından kelle getirek,

nerde düşman varsa orda bitirek,

vurun ha yiğitler namus günüdür…”

Ve biz bunu böylece duyduk

ve çetesinin başında yıllarca namı yürüyen

Karayılan’ı

ve Anteplileri

ve Antep’i

aynen duyup işittiğimiz gibi

destanımızın birinci babına koyduk.

 

Nazım Hikmet

 .

25 Mayıs 2021

İskilip’e Bağlıyız Ama “Gelüve Gidüve” Bağlamında İskilipli Değiliz

- Hiç yorum yok

 

Bazılarınız belki bana kızacak ama yazının tümünü okuyun da ister kızın isterseniz kızmayın.

Ben altmış yaşını devirmiş biriyim. Saçlarımın bir kısmı döküldü büyük kısmı da ağardı. Ağardı da değirmende ağartmadık sonuçta.. Mafile Teyze’min sakalınız ağarsın lafını şimdi daha iyi anlıyorum. Aslında bize “yaşınız uzun olsun” diyormuş.

Bilmiyorum sizin başınıza hiç geldi mi ama benim başıma birkaç defa geldi. Nerede İskilipli görsem doğal olarak “Öyle mi ben de İskilipliyim!” demişimdir. Tamamında gördüğüm çok soğuk davranmaları oldu. Özellikle İskilip’in yerlisi denilen kesim. Kendilerini bir halt sandıklarından mıdır nedir hep soğuk davrandılar. Çok şükür bir ihtiyacım olup da onlardan bir şey talep etmiş değilim ama bu yaşıma kadar gördüğüm bu. Pardon yalan söylemiş olmayım bir defa işim düştü. Onu anlatmadan geçmeyeyim madem:

1986 yılı Kasım Ayı falan. O zamanlar Ankara’da kömür kullanıyoruz. Kömüre yazıldım. İki ay sıra verdiler. Büyük oğlum yeni doğmuş. Bir an önce kömür almak istiyorum. Ağabeyim Burhan da muhtar o sıralar. Köye gitmiştim. İskilip Pancar’dan da birileri geldi. Laf lafı açında içlerinden biri “Benim eniştem Balgat Kömür Deposunda çalışıyor. Ona git benim selamımı söyle. Senin kömür sıranı öne alır” dedi. Ankara’ya dönünce dediği kişinin yanına gittim. İsmail bilmem ne. Bizim yakın köylümüz. Rahmetli Ahmet amcamın da asker arkadaşının oğluymuş.

Yanına gittim. Orada şef konumundaymış. Odasına baktım yok. Birilerine sordum. 8-10 kişinin çalıştığı bir salonun ortasında dikelen kel kafalı birini gösterdiler.

Yanına vardım. Kendimi tanıttım. Yerliköylüyüm dedim. Pancardaki akrabasının selamını söyledim. Babayın asker arkadaşı da benim amcam dedim.

Normalde “Ooo hoş geldin hemşerim. Gel odama geçelim de bir çay içelim. Hem de konuşuruz” demesi lazım. (Değil mi??!!)

“Ne istiyorsun” dedi.

O kadar kalabalığın içinde söylemek istemedim.

“Sizinle özel konuşabilir miyim” dedim.

Cevap: “Benim kimseyle özel konuşacak bir şeyim yok. Ne söyleyeceksen burada söyle” dedi. Sert, gülmez, çatık kaşlı bir suratla.

Haydaa..

Bir defa laf ağzımdan çıkmış oldu. “Şey, ben kömüre yazıldım da iki ay sıra verdiler. Bunu biraz öne çekebilir miyiz diyecektim.”

Vallahi başbakanda o tavır olmaz. Sanki Ankara’nın tüm kömürünü ondan bedava istiyorum. Hayatımda ben öyle bir eziklik hissetmedim.

“Hiçbir şey yapamayız sıranı bekleyeceksin..!!”

Tepemden aşağı kaynar su döküldü.

Öldüm yav öldüm.

İnsan adam gibi davranır, yapamazsa bile uygun şekilde söyler. Kahroldum.

Bu durumu abime söyledim. O pancardaki akrabasına da anlattım. “Öyle birine beni niye gönderdin” diye sitem ettim. O da hayret etti. “Sakın onu adam sanıp da başkasını gönderme” dedim. Kafama koymuştum, bir yerde karşılaşırsak yapacağımı biliyordum. Ama hiç karşılaşmadık. Aman karşılaşmayalım da. Yüzünü şeytan görsün.

Yaptığı hemşeriliği bırak insanlığa sığacak şey değildi.

Oysa Doğu ve Güneydoğulularda durum böyle değil. Adamlar birbirlerine öyle tutkunlar ki. İmrendiriyorlar resmen.

O tarihten sonra bizim köyün deyimiyle “ağzımı boklu çayda yudum.”

Gelelim “Gelüve, gidüve” ye. İskilip’in içinde ve bazı köylerinde bu şekilde konuşuyorlar. Bizde öyle değil. Pek çok konuda İskilip’ten farklılıklarımız var. İyi ki de öyle!!

Haksız mıyım..?

 Ben Yerliköylüyüm.


Suat Zobu

 

.


Gözlemliyorum

- Hiç yorum yok


Çevreme bakıyorum “Hımm, şöyleyken şöyle, böyleyken böyle” diyorum. Diyebiliyorum.

Bir bilim adamı veya akademisyen değilim. Ama görüp algılayabiliyorum. Gözlemliyorum. Gözlemleyemez miyim..?

Ankara’da yaşadığım için Ankara’ya göre söylüyorum. Başka yeri bilmem. Her yıl günler uzayıp kısalıyor. Aralık Ayının 21’inde günler en kısa haline geliyor. Yumuşak bir dönüşle yavaş yavaş uzamaya başlıyor. 21 Mart’ta geceyle gündüz eşit hale geliyor. Günler uzuyor uzuyor 21 Haziran gibi en uzun gün, en kısa gece yaşanıyor. Uç noktadan dönüşle bu defa günler kısalmaya başlıyor. 21 Eylül’de gece ile gündüz tekrar eşit hale geliyor. İnsanlık yılda iki defa oluşan bu eşitliğe “Ekinoks” diyerek bir isim bile koymuş. Günler gene orada durmuyor. 21 Aralık’a doğru seyrine devam. Bu durum hiç değişmiyor. Hep böyle. (Mevsim farklılıkları dünya ekseninin 23º eğik olmasından kaynaklıymış.) 

Gözlemliyorum.

Ay mesela. Hiç değişmeden 28-29 günlük süreçlerle dönüp duruyor. Hem dünyanın etrafında hem kendi etrafında. Işık alan kısmı küçülüyor, büyüyor. Biz hep gördüğümüz yüzünü görüyormuşuz. Dönüş hızına göre öbür yüzü dünyadan asla görünmeyecek şekilde ayarlanmış. Milyonlarca yıldır milim şaşmıyor. Çok ilginç. Dünya güneşin etrafında dönüyor, Güneş de sistem olarak belli bir yörüngede, Samanyolu Galaksisi içerisinde dönüyor (1 yıl 224 milyon yıl). Gökyüzü, yeryüzü hareket halinde. Çok ilginç.

Gözlemliyorum.

Her yıl Nisan ayının sonlarına doğru ağaçlar patlamaya başlıyor. Çiçek açacaklar çiçeklerini açıyor. 3-5 gün içerisinde çiçek-yaprak çıkıveriyor. Sonra o çiçekler yavaş yavaş meyveye duruyor. Olgunlaşıyor. İnsanlığa çeşit çeşit nimetler oluşuyor. Görevini tamamlayanlar sonbaharda yaprağını döküyor. Bahara kadar kış uykusuna yatıyor. Ama canlı. Asla şaşmıyor.

Gözlemliyorum.

Hiçbir şey durup dururken değişmiyor. Karınca karıncalığına, çakal çakallığına, it itliğine devam ediyor. Solucan “Yeter artık süründüğüm biraz da fil olayım” demiyor mesela. Ayı da “Ayılık yaptığım yetişir biraz insan olayım” derdinde değil. Evrim mevrim hikayeymiş sanırım. Unutmadan son 4 bin yıldır evcilleşen hiçbir hayvan yokmuş. 4 bin yıl dile kolay. Kendi kendine evcilleşen tek hayvan ise kediymiş. İlginç.

Bütün canlılar doğuyor, büyüyor bir müddet yaşıyor ve ölüyor. Kesin.

Gözlemliyorum.

Gözlemlemeye devam ediyorum.

Öğrendiğimiz her şeyi 30-40 yılda öğrendiğimize göre dünyanın yaşı o kadar mı yoksa..?

 

Suat Zobu

 

* 


 

17 Mayıs 2021

Yunan Kazansaydı !

- Hiç yorum yok

 


Bundan tam 102 yıl önce 15 Mayıs 1919 Perşembe günü Yunanlılar İzmir’i işgal etti..

14 Mayıs’ta çıkarma yapacak Yunan donanması İzmir Körfezi’nde yerini almıştı.

Büyük hedefleri olan “Megali İdea” gereği. Büyük fikir yani. Kısacası Yunanistan’ı Bizans’ın en parlak dönemine geri ulaştırma ideolojisine göre.

-

Biz tükenmişlik içindeydik. Onlar ise;

Yunan işgal gemileri yalnız değildi.

Amerikan, İngiliz, Fransız donanması eşlik ediyordu.

Zaten aslına bakarsanız..

Kilkis muhribi USS Mississippi’ydi.

Limnos muhribi USS Idaho’ydu. ABD tarafından Yunanistan’a verilmişlerdi.

Yunan donanmasının en güçlü gemisi Averof’tu. İtalyanlarındı.

Barbaros döneminde Akdeniz’i bir Türk Gölü haline getiren Osmanlı Donanmasının ise maalesef kayığı bile kalmamıştı.

En acısı da bizim Çanakkale’de büyük kahramanlıklar gösteren efsane Nusret Mayın Gemimiz Yunan Donanması gelmeden önce ne olur ne olmaz diye günlerce İzmir Körfezi’nde mayın temizliği yapmıştı.

15 Mayıs sabahı saat tam 07.00’de örgütlenmiş yerli Rumların coşkusu eşliğinde çıkarma başladı.

İzmir Metropoliti Hrisostomos özel olarak giyindiği altın sırmalı cübbesiyle, etekleri uçuşa uçuşa koştu.

Diz çöktü. İşgal komutanının çizmesini öptü.

Tuz serpti. Haç’ını havaya kaldırdı.

Askerleri takdis ederek o meşhur vaazını verdi.

“Evlatlarım..!

Bugün İsa’nın en büyük mucizesini göstermiş oluyorsunuz.

Bu uğurda ne kadar Türk kanı içerseniz, o kadar sevaba girmiş olacaksınız. Ben de bir bardak Türk kanı içmekle, onlara olan kin ve nefretimi teskin etmiş olacağım. Azizler arkanızda!”

Tam o esnada bir el silah sesi duyuldu. İşgal alayının sancaktarı alnının ortasından vurulmuş olarak atından aşağı tepe üstü düştü.

Öndeki Yunan askerleri çil yavrusu gibi dağıldılar. Ateş edenin tek kişi olduğu anlaşılınca o kişinin üzerine çullanıp süngülediler süngülediler.

O kişi, o ilk kurşunu sıkan, o ilk şehitlik mertebesine ulaşan, Hasan Tahsin* takma adını kullanan Osman Nevres isimli 30 yaşındaki kahraman bir Türk gazetecisiydi.

Sonra katliam yapmaya başladı Yunanlılar. 3 gün boyunca Türk katliamı yaptılar. Öldürdüklerini denize attılar. Deniz yüzeyi cesetlerle doldu. Günlerce Karşıyaka ve Güzelyalı kıyılarına ceset vurdu. İzmir ve çevresi kokudan durulmaz hale geldi.

Anadolu’nun kalbine doğru ilerlerken işgalci Yunanlıların (3 yıl, 3 ay, 28 gün) yaptıkları zulümler, kadınlara, kızlara tecavüz edip öldürmeleri, köyleri şehirleri yakıp yıkmaları anlatmakla bitmez.

İlerlediler acımasız. İlerlediler mağrur. İlerlediler tüm dünyayı arkalarına alarak. İlerlediler yakıp yıkarak, öldürerek, tecavüz ederek. Dünyanın gözü kapalı, kulağı sağır. Yoksul Anadolu’nun üzerine karabasan gibi çökerek ilerlediler.

Yelpaze gibi yayılarak ilerlediler.

Bursa’da Osman Gazi’nin Türbesi’nde sandukasını tekmeleyip “Kalk da evlatlarını kurtar Koca Türk” deme terbiyesizliğini bile gösterdi Yunan ordusunun mağrur kumandanı.

İstanbul zaten 13 Kasım 1918’den beri yani tam 6 aydır işgal altındaydı.

78 parçalık Yunan, İngiliz, Fransız, İtalyan savaş gemileri Topkapı Sarayı’na namlularını çevirmiş beklemedeydi.

Ama biri vardı “Geldikleri gibi giderler” diyen biri.

**

Şimdi Nutuk’tan devam edelim:

’’Bazı yabancı hükûmetler, Pontus hükûmetinin kurulması için yardımcı olacaklarına söz verdiler. Samsun ve dolaylarındaki Rum nüfusunu arttırmak için de Rusya’daki Rum ve Ermenileri Batum’da topladılar. Onları, Türk Kafkas ordularından alınıp Batum’da depo edilen silâhlarla donatarak, sahillerimize çıkarmaya başladılar’’.

’’Saygıdeğer Efendiler, genel konuşmamın başında bir Pontus meselesinden söz etmiştim. Bu mesele belgeleriyle herkesçe bilinmektedir. Ancak, bizi de çok uğraştırdığından, burada, onunla ilgili bazı noktalara dokunacağım.

1840 yılından beri; yani üç çeyrek yüzyıldan beri, Anadolu’nun Rize’den İstanbul Boğazı’na kadar uzanan Karadeniz bölgesinde, eski Yunanlılığın diriltilmesi için çalışan bir Rum topluluğu vardı.

Amerikalı Rum göçmenlerden Rahip Klematios adında biri, ilk Pontus toplantı yerini şimdi halkın «Manastır» dediği bir tepede, İnebolu’da kurmuştu. Bu teşkilâta bağlı olanlar, zaman zaman birbirinden ayrı eşkıya çeteleri kurarak faaliyet gösteriyorlardı. Birinci Dünya Savaşı sırasında da dışarıdan gönderilip dağıtılan silâh, cephane, bomba ve makineli tüfeklerle, Samsun, Çarşamba, Bafra ve Erbaa Rum köyleri sanki bir silâh deposu durumuna gelmişti.

Ateşkes Anlaşmasından sonra, bütün Rumlar Yunanlılık millî davası ile her tarafta şımardığı gibi, Ethniki Hetairia (Etniki Eterya) Cemiyeti’nin propagandacıları ile Merzifon’daki Amerikan kuruluşlarının manevî destekleri ile eğitilip yetiştirilen, maddî bakımdan da yabancı hükûmetlerin silâhlarıyla güçlendirilip cesaret verilen bu bölgedeki Rumlar da bağımsız bir Pontus hükûmeti kurma emeline düştü.

Bu maksatla genel bir ayaklanma hazırladılar. Dağlara çekildiler; Amasya, Samsun ve dolayları Rum Metropolit’i Yermanos’un idaresinde düzenli bir programla çalışmaya başladılar.

……

4 Mart 1919 tarihinde, İstanbul’da «Pontus» adıyla yayınlanmaya başlayan bir gazetenin başmakalesinde «Trabzon ilinde Rum cumhuriyetinin kurulmasına çalışmak maksadıyla yayınlandığı» ilân edilmişti.

Yunanistan’ın bağımsızlığını kazanma gününe rastlayan 7 Nisan 1919 günü, her yerde ve özellikle Samsun’da gösteriler yapıldı. Yermanos’un küstahça davranışları Rumların düşünce ve emellerini açığa vurdu. Bafra ve Çarşamba dolaylarındaki yerli Rumlar, sık sık kiliselerde toplanıyor, örgütlenmelerini ve donatımlarını artırıyorlardı.

23 Ekim 1919 tarihinde, Doğu Trakya ve Pontus için merkez olarak İstanbul kabul edilmişti.

Türkiye’de bu türlü işler olurken Batum’da da 18 Aralık 1919’da Pontus Rum Hükûmeti adıyla bir hükûmet kurulmuş ve teşkilâtlanmaya başlamıştı. 19 Temmuz 1920’de de Batum’da, Karadeniz, Kafkas ve Güney Rusya Rumları tarafından Pontus meselesi ile ilgili bir kongre toplandı.

Dağlarda kurulan Pontus teşkilâtı şöyleydi:

a) Birtakım çetebaşlarının emrinde silâhlı ve savaşçı kuvvetler,

b) Bunların beslenmesine hizmet eden üretici Pontus halkı,

c) Yönetim ve güvenlik kuvvetleri ile şehirlerden ve köylerden yiyecek sağlamakla görevli ulaştırma kolları.

Çetelerin çalışma bölgeleri birbirinden ayrılmıştı. Pontus eşkıyasının kuvveti başlangıçta 6.000 – 7.000 silâhlı idi. Daha sonra her taraftan katılanlarla 25.000’e yaklaştı. Bu kuvvet yeterli küçük birliklere ayrılarak; çeşitli yerlerde barınıyordu. Pontus çetelerinin bütün işleri, İslâm köylerini yakmak, Müslüman halka karşı akıl ve hayale sığmaz zulümler yapmak, cinayetler işlemek gibi kan içici bir sürünün yaptıklarından başka bir şey değildi.

Biz, Anadolu’ya çıkar çıkmaz, Türk halkını dikkat ve uyanıklığa davet ettik. Doğabilecek tehlikelere karşı tedbirler almaya başladık.

Merkezi Sivas’ta bulunan 3’üncü Kolordu, yalnız, çeşitli bölgelerde gözüken çeteleri takip ve ortadan kaldırmakla uğraştı. Trabzon bölgesinde dolaşan Köroğlu adındaki Rum çetesiyle, Eftalidi çetesi ve öteki çeteler, merkezi Erzurum’da bulunan 15’inci Kolordu tarafından takip edilerek ortadan kaldırılıyordu. Bir taraftan da Pontus eşkıyasının dönüp dolaştığı yerlerde, halk silâhlandırılarak millî teşkilât kuruldu’’.

Mustafa Kemal Atatürk

Kaynak: NUTUK

**

Gelelim sonuca.

Neydi Megali İdea..?

“Yunanistan’ı Bizans’ın en parlak dönemine geri getirme ideolojisi..!!!”

Alparslan Romen Diojen’le nerede savaştı? Malazgirt’te. Malazgirt nerede? Muş’ta, Van Gölü’nün hemen üstünde. Yani Bizans oralara kadar uzanıyordu. Oradan bir çizgiyle Rum-Pontus hedefi Rize’ye çizgi çek!

Şimdi anlaşıldı sanırım Megali İdea!

Ayrıca Ermenilere verilecek yerler de vardı!!

Bize ne kalırdı?

Sıfır.

Yunan kazansaydı öyle mi..?

YUNAN KAZANSAYDI SONRASINDA ÇEKİP GİDECEKTİ ÖYLE Mİ..!

Bugün Atina’da, bugün Selanik’te bir tek Türk var mı? Bugün Ermenistan’da bir tek Türk var mı? Anadolu’da da bir tek Türk kalmayacaktı.

Prof. Justin McCarthy ne diyor;

"...Atatürk olmasaydı, Türk belki Özbekistan'da olurdu, ama Trakya ve Anadolu'da kalmazdı. 100 yılda tüm civar büyük coğrafyadan sürülmüş ve katledilmiş Türklerin Konya Ovası'ndan sürülmeleri ve atılmaları ne kadar sürerdi sanıyorsunuz?"

 

TEVFİK FİKRET’İN MEŞHUR ŞİİRİ çok güzel..

**

İstanbul ismine değinmeden de geçemeyeceğim.

İstanbul’a çok nadir İstanbul deniliyordu.

Çeşitli dil ve medeniyetlerde farklı şekillerde adlandırılan İstanbul, Grekçe’de ’’Vizantion’’, Latince’de ’’Bizantium, Antoninya, Alma Roma, Nova Roma’’, Rumca’da ’’Konstantinopolis, Istinpolin, Megali Polis, Kalipolis’’, Slavca’da ’’Çargrad, Konstantingrad’’, Vikingce’de ’’Miklagord’’, Ermenice’de ’’Vizant, Stimbol, Esdambol, Eskomboli’’, Arapça’da ’’Bizantiya, el-Mahsura, Kustantina el-uzma’’, Selçuklular’da ’’Konstantiniyye, Mahrusa-i Konstantiniyye, Stambul’’ ve Osmanlıca’da ’’Dersaadet, Deraliyye, Mahrusa-i Saltanat, Istanbul, Islambol, Darü’s-saltanat-ı Aliyye, Asitane-i Aliyye, Darü’l-Hilafetü’l Aliye, Payitaht-ı Saltanat, Dergah-ı Mualla, Südde-i Saadet’’ isimleriyle anıldı.

Uluslararası camiada Konstantinopolis denilmeye devam ediyordu. Dersaadet falan kimsenin umurunda değildi. Cumhuriyet kurulunca Atatürk net tavır koyarak İstanbul yazmayan postaları, yazışmaları falan kabul etmemiştir. Onun sayesinde İstanbul’umuz da İstanbul olmuştur.

* Hasan Tahsin: Bazıları Hasan Tahsin ismini de çarpıtmaktadır. Yahudi olduğu falan söyleniyor. Türk olmasın da ne olursa olsun !!! derdindeler.

Sabetayist ve İbrani olduğu hakkında

Bazı tarihçiler, gazeteci ve yazarlar tarafından Hasan Tahsin’in Sabetaycı olduğu dile getirilmiştir. Yalçın Küçük 2006 yılında yayımladığı "Gizli Tarih" isimli kitabında, Hasan Tahsin’in İzmir’de ilk kurşunu sıkmadığını, bir kavmin kurşun sıkmak için Hasan Tahsin’i beklemeyeceğini yazmıştır. Ayrıca Küçük, Hasan Tahsin’in mezarının İstanbul ilinde Sabetayistlerin mezarlığı olan Bülbülderesi Mezarlığı’nda bulunduğunu, Hasan Tahsin’in İbrani olduğunu, Kazım Karabekir Paşa’nın evrakının buna yeterli delil olduğunu belirtmiştir. Küçük bu iddialarını, 2005 yılında yayımlanan İsyan 1 isimli kitabında da yinelemektedir.

Peki tüm ülkede bir tane mi Hasan Tahsin vardı?

O dönemde soyadı olmadığı için kişiler Reşat Nuri, Yakup Kadri gibi çift isimli oluyordu. Bunlardan biri genelde babasının ismiydi. Hasan da, Tahsin de çok bilinen isimler olduğu için büyük ihtimalle Osmanlı’da belki onlarca daha Hasan Tahsin bulunuyordu.

Hasan Tahsin kim olursa olsun İzmir’de ilk kurşunu atan kişi zaten Hasan Tahsin takma ismini kullanan Osman Nevres’ti.

Osman Nevres’in Takma İsim Kullanmasının Sebebi

Osman Nevres özel yetiştirilmiş biriydi.

VİKİPEDİ’den:

Hasan Tahsin ya da gerçek adıyla Osman Nevres (1888, Selanik - 15 Mayıs 1919, İzmir), 15 Mayıs 1919 tarihinde İzmir’e çıkartma yapan, seçkin askerlerden oluşan Yunan Efzon Alayı işgal askerine, Kordonboyu’ndan ilk kurşunu sıkarak Türk direnişini başlatan ulusal sembol kişi, yazar ve gazeteci.

Babasının adı Recep’tir. Osman Nevres, ilköğretimine Selanik’te bulunan ve Mustafa Kemal Atatürk’ün de eğitim aldığı Şemsi Efendi Okulu’nda başlamış, daha sonra Selanik Feyziye Mektebi’ni bitirmiştir. Bu okulun ardından İttihat ve Terakki tarafından burslu olarak Paris Sorbonne Üniversitesi’nde siyasal bilimler öğrenimi görmüştür. Burada Monj sokağı 51 numaralı apartmanın bir dairesinde, daha sonra emekli olan Tümgeneral Doktor Mazlum Boysan ile birlikte kalmıştır. Öğrenim gördüğü esnada Trablusgarp’ı işgal eden İtalya’yı protesto etmek için, Mısırlı öğrenci lideri Şeyh Dayef ile mitingler düzenlemiştir.

Bükreş

Osman Nevres, Paris’te İttihat ve Terakki Fırkası’nda ve Teşkilat-ı Mahsusa’da görev almıştır. İstanbul’a döndükten sonra, Osmanlı Devleti aleyhine Balkanları karıştıran İngiliz istihbarat teşkilatı adına çalışan Buxton kardeşlerin bu faaliyetlerini önlemekle görevlendirilmiştir.

Buxton kardeşlere Bükreş’te bir tünelde suikast düzenleyen Osman Nevres, 10 yıla mahkûm edildi. 1916 yılında Almanya’nın Balkanlara girmesi nedeniyle Romanya’dan salıverilmiş ve İstanbul’a dönmüştür.

Adını Değiştirmesi ve İzmir

Osman Nevres yurda döndükten sonra, verem tedavisi için İsviçre’ye gitmek zorunda kalınca, tanınmamak için pasaportuna Hasan Tahsin ismini yazdırdı ve daha sonra hep bu adı kullandı. Hasan Tahsin adı, "Silah" gazetesini çıkartan ve bu nedenle "Silahçı Hasan Tahsin" olarak bilinen eski bir bahriye yüzbaşısının adıydı veya Hasan Tahsin Teşkilat-ı Mahsusa’nın silahşoru olarak biliniyordu.

Aydoğan Yavaşlı tarafından kaleme alınan, "Ben Hasan Tahsin (İzmirli Çocuk)" isimli kitapta ise bu olay şöyle anlatılmaktadır: 1914 yılı başları, Osman Nevres İstanbul’a döner. Hacı Adil Bey bir gün onu çağırır. Şişli’de bir apartman dairesinde görüşürler. Eşref Bey, Hacı Adil Bey ve Osman Nevres kalır odada, ötekiler dışarı çıkar. Eşref Bey Teşkilat-ı Mahsusa’nın reisi olarak tanıştırılır. Teşkilat-ı Mahsusa ile tanışması böyle olur. Osman Nevres, Hasan Tahsin adını Teşkilat-ı Mahsusa’ya girmesiyle alır. Çünkü yeni bir kimlik ile birtakım çalışmalar yapacağı söylenir. «Adınız Hasan Tahsin. Bükreş’e gideceksiniz ve… Balkan ülkelerini bize karşı kışkırtan bu iki belayı bir biçimde zararsız hale getireceksiniz.»

1918’de İzmir’e yerleşerek "Hatıra" isimli bir şirket kurar ve Osmanlı Sulh ve Selamet Cemiyeti’nin sözcülüğünü yapan Hukuk-u Beşer (İnsan Hakları) gazetesini yayımlamaya başlar. Gazetedeki yazılarında ise "Vatanperver Hasan Tahsin" lakabını kullanır. Tahsin, yazdığı yazılarla Türkiye’de kadın haklarının savunuculuğunu yapan "İlk erkek"tir. Ayrıca Tahsin, İzmir’e geldiği yıl Sudiye hanımla gizlice evlenmiş, bu evlilikten Mehmet Kemal isimli bir oğulları olmuştur.

 

İlk kurşun

 

İzmir’i Yunanlara teslim etmek istemeyenlerce "Redd-i İlhak Heyeti Milliyesi" isimli bir dernek kurulmuştu. 14 Mayıs’ı 15 Mayıs’a bağlayan gece binlerce İzmir’li eski Musevi mezarlığında (Maşatlık Meydanı) toplanmıştı. Bu esnada İngiliz, Fransız, Amerikalı, İtalyan ve Yunan zırhlıları İzmir Körfezi’nde bulunuyordu. Kalabalığa hitap eden önemli bir isim, o zamanın Belediye Başkanı Hacı Hasan Paşa’ydı. Belediye Başkanının yanı sıra topluluğa hitap eden bir diğer önemli isim ise Hukuk-u Beşer gazetesinin başyazarı olan Hasan Tahsin’di. Halkı direnmeye çağırıyorlardı.

Tahsin, konuşmasında Paris Barış Konferansı kararlarını sert bir dille eleştiriyor, gazetede yazdığı gibi "Burayı Yunan’a vermeyeceğiz. Vermek isteyen kuvvetle paylaşacak kozumuz var" diyordu. Bu geceye yakın akşam üzeri Moralızade Halit Bey, Mustafa Necati ve Ragıp Nurettin’in bir grup vatansever ile hazırladığı, "Redd-i İlhak Heyeti Milliyesi" tarafından dağıtılan bildiride;

“...Ey bedbaht Türk!.. Yunan hakimiyetini kabule taraftar mısın? Artık kendini göster. Tekmil kardeşlerin Maşatlık Meydanındadır. Oraya yüzbinlerle toplan.. Orada zengin, yoksul, bilgin, cahil yok. Fakat Yunan egemenliğini istemeyen bir mutlak çoğunluk var. Geri kalma!.. Binlerle, yüzbinlerle Maşatlık’a koş. Ve Millî Kurul’un buyruğuna uy..” yazıyordu.

15 Mayıs 1919 sabahı saat yedibuçuk sıralarında Hasan Tahsin Konak Meydanı Kordonboyu’nda koyu renkli takım elbisesi ile bekliyordu. Önce Yunan gemilerinden Patris ve Atronitos isimli gemiler Pasaport’a yanaştı ve bir grup Yunan Efzon Alayı saat 08:55 sıralarında askeri gemiden inerek karaya çıktı. Temiastokles gemisi ise 5. Piyade Alayı’nı Punta iskelesine çıkardı. Bunlar Punta’dan ilerleyerek Kadifekale’yi işgal edeceklerdi. Bu esnada onbinlerce yerli Rum ellerindeki Yunan bayrakları ve çiçekler ile Kordonboyu’nu kaplamışlardı. İzmir’li Rumlar işgal haberini 13 Mayıs Salı günü öğleden sonra Aya Fotini Kilisesi’nde Yunan albay Mavrudis tarafından okunan Venizelos’un beyannamesiyle öğrenmişlerdi. Kalabalık gemilerden inen Yunan askerlerine alkış tutuyordu. Gelen askeri tabur, İzmir metropoliti Hrisostomos tarafından takdis edildi. Metropolit Yunan bayrağını öptü ve bu esnada ağladığı görülüyordu. İlk Yunan taburu daha sonra buradan yaya olarak Hükûmet konağı, kışla, Kokaryalı istikametinden Karantina’ya doğru yürüyüşe geçti.

Yürüyüş kolunun baş tarafı kışla hizasını geçip yola saptıktan sonra, Hasan Tahsin kalabalığın arasından sıyrılarak öne geçti. Tahsin’in sesli bir şekilde "Olamaz, olamaz, böyle ellerini sallaya sallaya giremezler" diye söylendiği duyulmuştur. Tahsin daha sonra yanında bulunan revolver ile düşmana ilk ateşi açtı. Tahsin ilk anda isimleri Basile Delaris ve Jorj Papakostos olan iki Efzon askerini öldürmüştü. Bazı anlatımlara göre ise Tahsin’in sadece Yunan Efzun Alayı’nın bayraktarını öldürdüğü belirtilmekte ve bu görüş daha fazla kabul görmektedir. Tahsin tabancasındaki tüm fişekleri düşman askerine karşı ateşlemişti. Böyle bir direniş beklemeyen Yunan Alayı şaşırmıştı. Daha sonra ise yanında fazla yandaşı olmayan Tahsin, Yunan Alayı tarafından açılan ateş ve ardından süngüleme sonucunda, Kordonboyu’nda kalabalığın önünde henüz 31 yaşında yaşama veda etti. Hasan Tahsin’in naaşı ise İzmir Saat Kulesi’nin altında bulunmuştur.

Hasan Tahsin’in işgal askerlerine sıktığı ilk kurşun, Türk Kurtuluş mücadelesinde diğer yerlere de örnek teşkil etti. Aydın ve Balıkesir’de işgale karşı direniş baş gösterdi. Çerkez Ethem Yunan işgaline karşı efeleri toparladığı gün Demirci Mehmet Efe ayağa kalkarak; "Bir genç düşmana ilk kurşunu sıkmış, bundan sonrası bize düşer!" demiştir.

*

Yurdumuzun kurtuluşunda emeği geçen herkesin mekânı cennet olsun.

 

Ne mutlu Türküm diyene..

 

Yunan kazansaydı çıkamazdı ses

Ne sarık kalırdı ne kafada fes

 

Suat Zobu

 

Sağlıklı günler diliyorum. 

Yılmaz Özdil’in Son Cüret isimli kitabını okumanızı öneririm.

 

-